HAYATIN DÜŞÜŞ ANLARINA KARŞI

Kısa öyküleriyle kısa zamanda büyük bir hayran kitlesi edinen Etgar Keret, bu defa Nimrod Çıldırışları ile yeniden karşınızda.


    

Uçuk kaçık mizansenleri, ters köşeleri ve kıvrak zekasıyla Etgar Keret, Nimrod Çıldırışları’nda da Tanrı Olmak isteyen Otobüs Şoförü ve Buzdolabının Üstündeki Kız’da yer alan öykülerinden aşina olduğumuz resimler çiziyor. Karakterleri hayatın ta içinden çıkmalar - öyle ki, sıradanlıkları neredeyse çarpıcı ancak yaşamları, bazen sihir, bazen tuhaf tesadüfler, bazen de milisaniyeler içinde dönemeçlere çekiliveriyor. Gerçeklik algınızı sorgulatacak öyküler bunlar; bazen sert, bazen müşfik, hep ama hep vurucu.
Keret insanlara has zaaflara sevecen nokta atışları yapmaktan hoşlanıyor ve birer Polaroid misali önümüze koyduğu resimler, bütün absürtlüklerine rağmen bizlere tanıdık geliyor.
Keret, Paris Review söyleşisinde, “kendimi sadece arka üstü bırakıyorum ve öykünün beni yakalayıp tutacağını umuyorum,” diyor… Nimrod Çıldırışları’ndaki öyküler, işte tam da bu nitelikte; boşluklarına aşina olduğumuz hayatın düşüş anları için kurulmuş sıkı ağlar misali.
AYNI ZAMANDA SİNEMACI
1967 doğumlu Etgar Keret, çok yönlü bir yazar. Büyük beğeni toplayan kısa öykülerinin yanı sıra animasyondan televizyona değin uzanan işleri, yönetmenliğini yaptığı ilk uzun metrajlı filmi Meduzot ile (2007) Cannes Film Festivali’nden Camera d’Or ödülü ile dönmesi, Fransa’dan aldığı şövalyelik nişanı ve Wristcutters adlı kültleşmiş bağımsız filmin senaryosuna katkılarıyla da biliniyor. Keret, halen Tel Aviv’de yaşamakta. Etgar Keret’in kitaplarının, İsrail kitapçılarında hem en çok satanlar hem de en çok çalınan kitaplar arasında oldukları söyleniyor.
Romancı Jonathan Safran Foer, Kafka’ya gönderme yaparak yazarın öykülerini ‘Keretesk’ diye tanımlamış. Kafka ile olduğu kadar, Keret’i Kurt Vonnegut ile kıyaslayan eleştirmenler de var; ama işin doğrusu, Keret bir tek kendine benziyor.
Nimrod Çıldırışları, kıvrak zekasıyla sizlere coşku verecek, kırık kalplere mıh gibi saplanacak bir kitap.
EKİM'DE İSTANBUL'DA
Etgar Keret, Ekim ayında İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali’nin davetlisi olarak İstanbul’da olacak.
Kitaptan bir bölüm:
''Ertesi sabah panik içinde uyandım. Nereden kaynaklandığı hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Ödümü patlatan şeyin ne olduğunu keşfedinceye kadar kımıldamamaya kararlı halde, öylece yattım. Ama zaman geçtikçe olup bitenden ne kadar habersiz olduğumu daha iyi anladım, korkum arttı. Yatakta donup kalmış, kendimle elimden geldiğince sakin bir tonla konuşuyordum. “Telaşlanma oğlum, telaşlanma. Gerçek değil bu olan, kafanda sadece.” Ama bu olanın, her ne idiyse, sadece kafamın içinde olması beni gerçekten dehşete sürüklüyordu. Kendime kim olduğumu hatırlatmanın yararı olacağını düşünüp birkaç kez adımı tekrarlamaya karar verdim. Bunun yararı olacaktı mutlaka. Ama adımı hatırlayamadım. Yataktan kalkmamı sağladı en azından. Evin içinde dolanıp üzerinde adım bulunan bir fatura ya da mektup aramaya koyuldum. Ön kapıyı açıp kapının dış kısmına baktım. Turuncu renkte bir çıkartma yapıştırılmıştı kapıya: “Harika bir hayat yaşa!” yazıyordu çıkartmada. Holde oynayan çocukların bağrışlarını ve yaklaşmakta olan ayak seslerini duydum. Kapıyı kapatıp üzerine yaslandım. Sakin ol. Birazdan hatırlarsın ya da hatırlamayabilirsin. Belki de hiçbir zaman yoktu bir adın. Beni ter içinde bırakan, nabzımı dört nala koşturan her ne idiyse, o değildi asıl mesele, başka bir şeydi. “Sakin ol,” diye fısıldadım kendime yine. “Her kimsen, sakin ol. Bu daha fazla süremez, yakında geçer.”
Bir süre sonra hafifledi, Uzi’yle Miron’u aradım, kumsalda buluşmak üzere sözleştik. Kumsal evimden dört yüz metre uzaktaydı, oraya nasıl gidildiğini hatırlamakta hiç zorlanmadım ama sokaklar farklı bir görünüme bürünmüştü sanki, sürekli doğru sokakta olduğumdan emin olmak için durup tabelalara bakıyordum. Sadece sokaklar da değil, her şey farklı görünüyordu, gökyüzü bile yassı ve alçaktı sanki.
“Sıranın sana geldiğini söylemiştim,” dedi Miron elindeki dondurmayı yalayarak. “Önce ben yedim kafayı, sonra Uzi.”
“Ben kafayı yemedim,” diye itiraz etti Uzi. “Kafam iyiydi, hepsi bu.”
“Adını ne koyarsak koyalım,” dedi Miron, “şimdi sıra sende.”
“Ron da kafayı yemiyor,” dedi Uzi, sinirlenmeye başlamıştı. “Neden aklına böyle fikirler soktuğunu anlamıyorum.”
“Ron mu?” diye sordum. “Adım bu mu?”
“Şey, bu kafayı biraz yemiş gerçekten galiba, bir ısırık versene,” dedi Uzi. Miron geri almayacağını bildiği dondurmayı Uzi’ye verdi. Sonra bana dönüp, “Anlat, nasıl başladı, kafanın içinde biri varmış gibi hissettin mi?” diye sordu.
“Bilmiyorum,” dedim kararsızlıkla. “Öyle hissetmiş olabilirim.”
“Söylüyorum sana,” diye fısıldadı Miron, sır verir gibi. “Onu hissedebiliyorum. Sadece onun bilebileceği şeyler söyledi bana. Nimrod bu.” (Kitaptan)
'Nimrod Çıldırışları' Avi Pardo'nun çevirisiyle Siren Yayınları'ndan çıktı.
Kaynak: ntvmsnbc

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...